Cesaret Veren Deneyimler

Güncelleme tarihi: 25 Şub 2021



Cehennemde insanların topluca yandığı kazanlar varmış. Her kazanın başında da o kazandan sorumlu birer zebani görevli imiş. Bu zebanilerin görevi; kazandan dışarı kaçmaya çalışanları içeri itmek imiş. Fakat bir tek Türk kazanının başında görevli bir zebani yokmuş. Diğer kazanlarda bulunanlar bu duruma itiraz etmiş: Neden Türk kazanının başında görevli yok diye sesler yükselmeye başlamış. Bunun üzerine baş zebani yanıtlamış: Türk kazanının başında zebaniye ihtiyaç yok ki, bizim işimizi kendi kazanlarının içindekiler yapıyor zaten. Biri çıkmaya çalışırsa alttan çekip kazana geri sokuyorlar...


Bu işin ironisi tabi. Ancak gözlemlerime dayanarak söylüyorum ki bizim toplulumuzun kültürel kodlarında cesaret kırıcı bir virüs var. Meyve veren ağaç taşlanıyor. Yanlış kılmaya, aşağı çekmeye, cesaret kırmaya odaklanmış gibi bir halimiz var. Sürekli eleştiriyoruz. Belki de aslında neyi eleştirdiğimizi bile bilmiyoruz.


İş dünyasında da bu tarz süreçleri deneyimleyen çok fazla insan ile karşılaştım. Aşağılama, yerme, değersizleştirme, küçümseme, üst perdeden, süper egodan bakma, önemsememe, özellikle gaslighting'e; sürekli olumsuz eleştiriye odaklanma uçuş uçuş.

Aynı durum sosyal medyada da karşımıza çıkıyor. Bugün dijital zorbalık her seviyeden insanın başına gelen bir olay. Sosyal medyada da ruhsuz yorumlar, değersizleştirmeye odaklanan komik olmayan şakalar, anlamadan, okumadan, diğerinin duygularına empati göstermeden, duyarlı olmadan yapılan söylemler maalesef çok yaygın.


Peki insanlar neden böyle bir yola başvuruyor: Kendi öz benliğini tanımak için çabada olmayan insan, kendini de tanımak yolunda çaba sarfetmez, kendinden kaçar, konfor alanından uzaklaşmak istemez. Kendi içinde onu sürekli eleştiren, aşağı çeken olumsuz bir iç sesi vardır. O, bu olumsuz iç sesini duymak için bile çabada değildir. Oysa o olumsuz iç ses bile, onu daha mükemmel olması için eleştiriyordur. Oysa kendi içinde o, mükemmel gördüğü ideal benliğine o kadar uzaktadır ki; bu yüzden o sesi dinlememek, baskılamak ve hatta susturmak için sürekli eleştirir, küçümser, karşı tarafı değersizleştirir.

Bununla birlikte; özgür iradesini de kullanamıyordur. Çünkü o iradeyi oluşturabilmek adına kendine özenli bir zaman ayırmamış, sadece ona servis edilen bilgileri sorgulamadan alıp kabul etmiş ve kendi gerçeği yapmıştır. Böylece O'da herkes gibi olacak, dışlanmayacak ve herkesin düşündüğü gibi düşünecektir ki, böyle olmasa "cahillik en büyük rahatlık" diye bir deyimimiz olmazdı herhalde. Uydumculuk psikolojisi belki de bu yüzden bizleri bu kadar kolay düşünmeye, kolaya kaçmaya sevkediyor.


Oysa takdir etme, beğeni dile getirme; kendini tanımaya çalışmak yolunda ilerleyen olgun insanların işidir. Anlamlı takdir çok kıymetlidir. Bunu da kendinin ne olduğunun ve ne olmadığının farkında olan insan yapabilir.


"Eşikteki Çocuk" Kitabında Ebru Güzel ne güzel ifade etmiş:) " Sokrates'ten Konfüçyus'e, Yunus Emre'den günümüze değin pek çok düşünür "insan"ın ne olduğunu sorgulamıştır, çünkü bilge olmak kendinin ne olduğunu bilmek ile başlar...


Bu yüzden bizleri yanlış kılmaya çalışan, sürekli olumsuz olarak eleştiren, bizi kurban rolünde tutmaya çalışanlara karşı gözümüz, kulağımız, algılarımız açık olmalıdır.

Güvenlik açıklarımıza oynanan manipülasyonların farkında olarak yaşamak, bilişimizi de, farkındalığımızı da açacaktır.


Kendi potansiyelimi alıp kabul etmeye BEN gönüllü olmazsam; medya, iş dünyası, pazarlama dünyası ve benzeri tüm alanlar, bu potansiyelimizi istedikleri yere yönlendirmek konusunda çok hevesliler, haberiniz olsun.


Bu yüzden önce ben kendi potansiyelimin farkında olacağım, önce ben güvenlik açıklarımı tanıyacağım, önce ben kendimi kurban rolünden çıkaracağım, önce ben başkalarını kendimden daha büyük kılmayacağım ki; başkalarının yergisi, küçümsemesi, yargısı benim için anlam ifade etmesin.


Sevgi ve sağlıkla kalın...


31 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör